Dünyayı Tanıma Benlik Ve Başkaları
DÜNYAYI TANIMA BENLİK VE BAŞKALARI
Libido başlangıçta, temel olarak cinsel nitelikli olmakla birlikte, kısa sürede bir çok duygusal bileşenle bağlantı kurar. Çocuk, dış dünyayla kurduğu ilişkiler dengesi içinde, verme ve alma eylemini zevki ve acıyı, kabul etmeyi ve reddetmeyi keşfeder. Yaptığı işlerin birbirine sı ki sıkıya bağlı olduğunu, vermeden bir şey elde edilmediğini ve zevkin başkasıyla paylaşılabildiğini anlar. Sekiz ya da dokuz aylık olduktan sonra, çocuk annesini tanımaya başlar. Anne artık onun için sadece sevgi sağlayan ba sit bir varlık değil belirli ve tanınabilir bir yüzü olan bir kişidir. İşte bu andan sonra, psikologların “sekizinci ay sıkıntı sı” dedikleri durum ortaya çıkar. Bu durum, yabancı bir kimse çocuğa yaklaştığı ya da onu kucağına almaya ça Iıştığı zaman, çocuğun ağlaması ve hır-çıniaşmasıyla kendini gösterir. Artık annesi çocuk için başka bir varlık, libidosunu uygulayacağı bir nesne haline gelir. Artık rahatı ve zevki, bağımsız bir yaşama sahip olduğunu anladığı ve memesine sahip çıktığı gibi kendisine de sahip çıkamayacağı bu varlığa, bu kişiye bağlıdır. Düş kurma yeteneğini işleten çocuk annesinin yokluğunu kendi içine kapanarak gidermeyi dener. Her hangi bir nesneyi emmeğe koyulur; annesinin verdiği bir nesneyle oynar, bu nesneyi biraz da annesinin bir parçası olarak kabu! eder. Bu nesne çoğu kez, bir örtü, bir kumaş, örneğin tüylü bir ayı gibi yumuşak bir oyuncak ya da anne ko kuşunun sindiği bir başka eşyadır. Anne kokusu çocuk için rahatlığın, beslenmenin simgesidir. Psikologlar çocukların çoğunun bu “geçiş nesnelerine” oldukça ileri bir yaşa kadar bağlı kaldıklarını bilirler. Bu bağlar genellikle çocuk okula gitmeğe başladığı zaman kopar. Bununla birlikte, bazı çocukların küçük ken çok sevdikleri bir nesneyi okula götürdüklerine de rastlanır. Bu nesne çocu ğun gözünde annenin yerini tutar.
Geçiş nesnesine bağlılık aşırıysa ve çok uzarsa, başka bir kişiye karşı duyulan yeni bir ilgiye yerini bırakmazsa, yetişkin çağda, özellikle erkekte, fetişizm olarak adlandırılan bir sapıklığa yol açar. Fetişist eğilimler gösteren bir kişide, istekler insan vücudunun normal olarak cinsel açıdan ilgi çekmeyen bir bölümü üzerinde ya da eşe ait bir eşya üzerinde yoğunlaşır. Freud ve onu izleyen psikiyatri uzmanları oldukça şaşırtıcı fetişizm durumları saptamışlardır. Bazı erkekler ancak bir kadın çamaşırına, bir kadın ayakkabısına, şapkasına, ya da çorabına sahip olmaktan zevk alabilirler. Her fetişistin içten bağlı olduğu özel bir nesnesi vardır. Bu nesne onda, hiçbir kadının uyandırmayacağı cmsel heyecanların doğmasına yol açar. Psikanalistler bu tür davranışların kökenlerini araştırdıkları zaman, çoğu kez, annenin düş kırıcı davranmış olduğunu ve bu tutumun çocuğu aldatıcı avunmalara yöneltmiş olduğunu görmüşlerdir. Çocuğun yaşamındaki ilk dişi varlık olan annenin bu itici,davranışı çocuğun duygusal gelişmesini durdurmuş ve libidosu geçiş nesnesi aşamasında kalmıştır. Yetişkin çağa ulaştığında, bu çocuk kadınlara karşı duyduğu korkuyu bilinç altında koruyacak, cinsel itilimi kendisini cinselliğin normal nesnesine doğru değil de, büyülü güçler yakıştırdığı bir başka nesneye yani kendisine zevk verecek tek şey olan fetişe doğru yöneltecektir. Demek ki, çocuğun annesiyle üç yaşına kadar olqn ilişkileri, onun davranışını ve ruhsal cinsel geleceğini belirlemektedir Annenin üstünlük taşıyan bir kişi olduğu bu dönemde, çocuk toplumsal ilişkilerin ilk deneylerini annesi üzerinde yapar. Anısı kısa bir süre sonra bilinç altında kaybolacak olan bu ilişkilerinniteliği yetişkin kişinin bütün davranışını koşullandırır ve en anlaşılmaz tutumlarını açıklamayı sağlar.
Çocuk yaklaşık olarak on sekiz aylık olunca, annesiyle olan ilişkileri daha karmaşık bir durum alır. Bundan sonraki dönemde ise, çocukta saldırganlık eğilimleri belirir. Annesinin temiz ve uslu olmasını istemesi karşısında, ilk kez dile diği biçimde hareket edip hakkını savun ma gereksinmesini duyar. Söz dinlemesi kendisine gerekli olan anne sevgisini, yakınlığını ve yardımını yitirmemek için hareket özgürlüğünü sınırlamasının sonucudur. Denileni yapmadan önce, mü cadele etmeye ve annenin isteğine ne dereceye kadar direnebileceğini anlama ya çalışır.Annenin kararlılığı ya da güçsüzlüğü çocuğun gelecekte başkalarıyla olacak ilişkilerini etkileyecektir. İş ilişkileri, dostluk ya da aşk bağları hep annenin tutumuna bağlı olarak gelişecektir. Çocuğun karakterinin ana çizgileri bu çağr’an itibaren belirmeğe başlar.
Yetişkin çağa gelince, evde gördüğü eğitim biçimine göre, pısırık ya da dinamik ola çaktır. Ya bağımsızlık gereksinmesine öncelik tanıyacak ya da boyun eğme eği limi üstün gelecek ve kendini başkaları tarafından yönetilmeye bırakacaktır. Kuşkusuz çocuğun davranışım etkileyici tek şey, dar anlamda eğitim değildir. Çocuğun hareketliliği ya da hareketsizli ği aile ortamına, annenin otoritesine, psikolojik dengesine ve gördüğü eğitime, son olarak da fiziksel ye psikolojik yapısına bağlı olacaktır. Babanın ve varsa erkek ve kız kardeşlerin davranışlarının da aralarında yer aldı ğı bütün bu öğeler gerçeklik ilkesinin be nimsenmesinde ya da benimsenmemesinde esas etken olacaktır. Bu alanda çok sert ya da çok yumuşak bir eğitimden kaçınmak gerekir. Saldırganlık itilimleri ise, çocuğun isteklerine ters düşen yasaklamalar sonucu ortaya çıkar. Bu itilimler aktif bir nitelik taşıyorsa başkalarına doğru, pasif bir nitelik taşıyorsa çocuğun kendisine doğru yönelir. Cinsel açıdan, pasifliğin ya da aktifliğln mazohist veya sadist eğilimlere dönüştü ğü görülür. Birindi durumda, saldırganlık eğilimi kişinin kendisine acı vermesiyle ya da başkalarının kendi kendilerine acı verişini seyretmekle doyurulur. İkinci durumda, bu eğilim başka birine acı vererek doyurulur. Bu süreç, kaynağını cinsel evrimin makat evresinde duraklamasından alıyorsa, değişik türler gösterebilir.
Gerçekten de, yetişkin kişinin kesin karakteri iki öğenin birleşmesiyle oluşur Bunlar kişinin kendi yapısı ve eğitim yöntemleridir. Bu bakımdan, çocuklar cinsiyetlerine göre az ya da çok belirgin bir hoşgörüyle yetiştirilirler. Erkek çocuktaki saldırganlık daha büyük bir hoşgörüyle karşılanır. Buna karşılık çoğu zaman kız çocuğun pasif olması, başkalarının isteklerine boyun eğmesi ve uysal davranarak toplum içinde kendine yer sağlaması gerektiği düşünülür. Kız çocuğuna temizliğin, yol yöntem bilme nin ve dişiliğin çekici olmak için vazgeçilmez nitelikler olduğu öğretilir. Çok küçük yaştan başlayarak, annesi ona bir kız çocuğunun üstünü başını kirletmemesi gerektiğini, hareketlerinde her zaman ölçülü ve nazik olmasının şart ol duğunu anlatır. Bu nedenle, toplumsal kökeni ne olursa olsun, bir kız çocuğunun karakterinde, neyin dişiliğe, neyin uygulanan eğitime bağlı olduğunu ortaya çıkarmak oldukça güç bir iştir. Gerçeklik ilkesiyle yeterince yüz yüze gelemeyen küçük kız düşsel bk yaşama çok daha kolay sığınır. Böyle olunca, yetişkin.çağa geldiğinde evliliği, hayalin de canlandırdığı ideal erkekle birleşme olarak tasarlar. Evlenince, kocasının kişi liginde bu ideal erkeği bulduğunu zanneder. Bu nedenle, genç kadınların çoğunlukla karşılaştıkları katı gerçeklerden biri, eşlerinin ideallerindeki erkeğe benzemediğini farketmeleridir. Böyle bir değerlendirmenin büyük mutsuzluklara yol açması hiç de az görülen bir durum değildir. Bu mutsuzluk kadının duy gusal yaşamında olduğu kadar, dilsel yaşamında da düzensizlikler doğurur. Gerçekten de, kadın zevk ve coşku verici olarak düşlediği cinsel ilişkide bu nitelikleri bulamaz. Bunun nedeni aldığı eğitimin özellikle cinsel alanda kadına her türlü girişimi yasaklamış olması nedeniyle cinsel birleşme sırasında pasif kalmış olmasıdır. Düş kırıklığı kadının duygusal yaşamını da büyük ölçüde etki ler. Heyecanların paylaşılması, ortak fikirlerin geliştirilmesi gibi özlemler gün lük yaşamın çalışma hayatı, konut ve ge çim sorunu gibi kaçınılmaz gerçekleri karşısında kısa zamanda kaybolurlar.
Yetişkin çağda, ciddi sonuçlar doğurabilen “pasiflik koşullanması” daha çocukluk döneminde, çocuğun ruhsal gelişimi boyunca, daha az belirgin ama sürekli bir biçimde kendini gösterir. Bu koşullanmanın hareket noktası, genellikle toplumsal düzeydeki ilk temasların gerçekleştiği makat evresidir. Çocuğun çevreye inatla karşı çıkması “hayır” demesi içgüdüsel bir itilimin, onu kendisine verilmek istenen eğitimden sıyrılarak, kişiliğini başkalarına kabul ettirmeğe yönelttiğini gösterir.
Bir ile bir buçuk yaşları arasında, bir başka psikolojik süreç işe karışır. Bu sürecin duygusal yaşamın daha sonraki gelişmesi bakımından taşıdığı önem çok büyüktür. Anne ve çocuk arasındaki uyum ve köklü sevgi zaman zaman yerini sertliğe bırakır. Anne bazen çocuğu azarlar ya da cezalandırır. Çocuk da kısa bir süre sonra, davranışlarından bazılarını annesinin beğendiğini, bazılarını ise beğenmediğini fark eder. Takınacağı tutumun ne olması gerektiğini her zaman kesin olarak değerlendiremese de, hareketleriyle “iyi” ya da “kötü” olabileceğini bilir. İyi ve kötü kavramlarının varlığını sezmekle birlikte, bunları anlayacak durumda değildir. Sadece iyi yi kabul etmek, kötüye karşı gelmek eği limini taşır. Böylece sevdiği kişileri de kapsamına aldığı kendi evreninden kötü yü çıkarıp atar. Bunun yanı sıra, iyinin bu evrenin dışında var olabileceğini de kabul etmez.
Yetişkinlerin evreni de, gerçeği “iyi” ve “kötü” ölçütlerine göre değerlendiren bir eğilime büyük ölçüde yer verir. Oysa gerçekte, her şey bu kadar basit değildir, “iyi” ve “kötü” her insanın yapısına karışmıştır. Üstelik, bu iki kavram çağlara, ülkelere, toplumsal düzeye ve özel ortak sorunlara bağlı olarak değişmelere uğramıştır, örneğin bazı ülkelerde, çocuk düşürme “kötü”nün kavram alanı içinde yer aldığı halde, bazı ülkelerde “iyi”nin kavram alanına girer. Psikologlar her kişinin duygusallığına, ussal yeteneklerine ve o sıradaki kişisel dengesine bağlı olarak kafasında “iyi” “kötü” karşılaştırmaları yaptığını deneylerle saptamışlardır. Aile alışkanlıkları, meslek çalışmaları, yaşamındaki büyük değişiklikler, kişinin iyiyi ve kötüyü tanımlayış biçiminde etkili olan önemli öğelerdir. Kişi kendi davranışını derinlemesine inceledikten ve kendisini olabildiğince açıklıkla gözledikten sonra, bütün değerlerin bağıl değerler olduğunun bilincine varır. Kötülük ve başkası tarafından yargılanma korkusu ancak o zaman ortadan kalkar. Çocuk bu gelişimi geçirmiş olmaktan çok uzaktır. O yalnız kendisi için tek ya şam kaynağı olarak kabul ettiği anne baba sevgisini kaybetmekten korkar. Bu nedenle, annesinin kendisine karşı takın dığı her soğuk, ya da düşmanca tutumu bir terketme belirtisi gibi görür. Bu düşüncenin etkisiyle, kafasında birbirinden farklı iki kişiliği olan iki anne kavramı geliştirir. Bunlardan biri iyi anne, öbürü de kötü annedir.Bu iki kavram bazen yetişkin bir kişide de varlıklarını sürdürürler. Böylece, bazı erkekler kökeni çocukluklarına uzanan bir değerlendirmeyle kadınlar hakkında ikili bir görüşe sahip olurlar. Kadınları “iyi” ya da “kötü” namuslu ya da namussuz, saygıdeğer ya da hor görü iecek sıfatlarıyla nitelerler. Oysa gerçek yaşamda, hiç bir kadın böyle bir sınıflan dırmanın kesin sınırları içine sokulmaz. Bu niteliklerden biriyle bağdaştığı sanılan bir kadın hakkında varılan bu yargı aldatıcı olabilir.
Bu Sayfayı Arkadaşlarınıza Gönderin..!










Leave a Reply