« Cinsel Gelişimde Davranış Farkları | Main | Cinsel İlişkilerin Fizyolojisi »
Cinsel Olgunluk Ve Cinsel Yaşam
By admin | Nisan 29, 2008
Sağlık Sorunlarınızı Bize Yazın Doktorlarımız Cevap Versin
CİNSEL OLGUNLUK İnsanda cinsel nitelik vücudun büyümesinden ve zekânın gelişmesinden sonra, çoğu kez on ya da on iki yaşından itibaren uyanır. Beyin henüz ayrıntıları bilinmeyen bir mekanizma sonucunda hipofiz bezini uyarmaya başlar. Bunun sonucu olarak da, söz konusu bez cinsel bezleri uyararak cinsel hormonlar üretmelerine olanak sağlayan çeşitli hormonlar salgılamaya başlar. Sadece bir grup erkeklik hormonları vardır. Androjen adı verilen bu hormonların en tanınanı, erkek üreme bezleri tarafından üretilen ve cinsel bezlerin gelişmesini ve erkekte ikincil cinsel özellikleri etkileyen testosterondur. Buna karşılık östrojen ve progesteron adlarını taşıyan iki grup kadınlık hormonu vardır. Bu hormonlar basit ve aynı temele dayanan kimyasal bir yapıya sahiptir. Bu yapı hidrokarbür nitelikte altıgen üç çekirdek ve beşgen biçiminde bir çekirdekten oluşur. Tek fark, sadece belirli bazı yan zincirlerin varlığı ya da yokluğudur. Bununla birlikte östrojenler ve andorjenler hayvanlar aleminde olduğu kadar, bitkiler aleminde de bulundukları halde, kadınlık hormonlarının bir bölümü olan progesteron sadece yüksek düzeyde gelişmiş olan bazı dokularda bulunur ve memelilerde görülür. Böylece östrojenler ve androjenler palmiye ağacının çiçeğinde, rezenede, adam otu ya da kan kurutan otu denilen bitkide, söğüt ağacının çiçeğinde, ziftte, petrolde ve Lut gölünün sularında bulunur. Progesteronun gebelik süresinde çok önemli bir rolü vardır. Bir yandan dölyatağı mukozası üzerinde gerekli etkiyi yaparak yuvalanmaya ve yumurtanın dölyatağı boşluğunda belirli bir yere iyice yerleşmesine olanak verir, öte yandan karmaşık bir oluşum biçimi sonucunda, yumurtacık üretilmesi olayını durdurur. Bunun sonucunda, zaten içinde bir embriyon bulunan dölyatağına ikinci bir embriyon gelmez. Gerçekten de bu hormon doğrudan doğruya beyini etkileyerek, hipofizin hormon üteriminin bir bölümüne engel olur. Böylece söz konusu bezin uyarısından yoksun kalan yumurtalık, artık yeni yumurtacıklar üretemez. Gebeliğin ilk devresi boyunca progesteron, yumurta oluşumundan sonra yumurtalık içinde meydana gelen sarı cisim tarafından salgılanır. Sonra yavaş yavaş plasenta bu görevi üzerine alır. Her yumurta oluşumundan sonra, döllenme olsun olmasın yumurtalık progesteron salgılar. Böylece dölyatağı mukozası yuvalanmaya hazır durumda olur. Yumurtacığı çevreleyen hücreler,progesterondan sarı cisimciğin oluşmasını sağlaycak olan çok küçük bir iç salgı bezi meydana getirirler. Eğer döllenme gerçekleşmezse sarı cisimcik on beş gün kadar varlığını sürdürür sonra kaybolur. Bunun üzerine yumurtalık tarafından yeni bir yumurtacık üretilmesi olanağı doğar. Fakat aksi durum söz konusu olursa, yani döllenme gerçekleşirse, embriyon tarafından üretilen hormonlar aracılığıyle sarı cisimcik büyümeğe devam eder ve gebeliğin ilk üç ayı boyunca varlığını sürdürür. Bundan sonra bu görevi yeteri kadar gelişmiş olan plasenta yüklenir ve progesteron üretimi plasenta tarafından yerine getirilir. Bu hormonun az rastlanan nitelikleri ve yapımının özellikleri, bütün canlılarda bulunmayıp sadece memelilerde bulunmasının nedenlerini açıklamaya yeterlidir.
Erkek çocukta ergenlik devresi aşağı yukarı on iki yaşında başlar. İşte bu dönemde hipofiz bezi erbezlerini uyarmaya başlar. Bu bezler de erkeklik hormonu testosteron aracılığı ile harekete geçerek önemli değişikliklerin olmasını sağlarlar. Küçük erkek çocuğun yapısında değişiklikler görülür. Kas sistemi daha güçlü bir yapı kazanır, sesi kalınlaşır, erbezleri spermatozoit üretmeye başlar. Meninin ilk oluşmasından birkaç ay sonra, bazı erkek çocuklar geceleri gördükleri düşler sırasında boşalma meydana geldiğinin farkına varırlar. Bu tür boşalmalar ergenlik devresine giren bütün çocuklarda görülmez. Ancak bu olayı herhangi bir sevgiye, tutkuya bağlamak yanlıştır. Bu durum sadece gelişmekte olan erkeklik niteliğinin olağan bir belirtisidir. Günümüz hekimliği kendi kendini tatmin etmeyi (mastürbasyon) de aynı şekilde değerlendirmektedir. Bu alışkanlık sadece ergenlik çağına özgü olmayıp çoğu kez, çocukluk dönemine ilişkin alışkanlıklara bir dönüştür. Ancak ergenlikten önce bu olay sadece fiziksel bir zevk verirken, ergenlikten sonra erotik düşünceler ve canlandırmalar da olaya karışır. Çoğu kez istemsiz olarak meydana gelen bu katkı, genç erkekte bir tedirginlik, bir tasa nedeni olur. Ruhsal dünyasında çoğu kez bir suçluluk duygusu uyandırır. .Günümüzde hekimler ruhbilim uzmanları ve eğitimciler kendi kendini tatmin etme olayında hemen hemen olağan ve tehlikesiz bir nitelik görmektedirler. Bununla birlikte, hâlâ geçen yüzyılın ahlâk kurallarının etkilediği yetişkinler bu görüşü benimsememekte ve çoğu kez kendilerini hasta, anormal ve ahlâksız kişiler kabul etmektedirler. Kızlarda ergenlik önce göğüslerin gelişmesi ile ortaya çıkar. Birkaç ay sonra ilk âdet görülmeye başlar. Âdet kadınlara özgü karmaşık bir oluşumun başlangıcını belirtir. Yumurtacıkların öncüsü olan, üretici dişi hücrelerin (ovo-sitlerin) sayısı, doğumdan sonra önemli oranda azalmıştır. On üç yaşına gelen bir kızda artık bunların sayısı yirmi bin ile otuz bin arasında değişir. Bu hücrelerin her biri belirli bir sıraya dizilmiş hücrelerden oluşan bir tür taçla çevrelenmiştir. Bu birincil folikül dür. Daha sonra bu hücrelerin sayısı artar ve üretici dişi hücre bir çok hücre yatağı ile çevrilir. Bu ikincil foliküldür. İkincil folikül yumurta oluşumu devresine yaklaştığı zaman, ortamda içi sıvı dolu bir boşluk oluşturur ve artık Graaf folikülü adını alır.
ner ay, birçok Graaf folikülü oluşur; bunların her birinin döllenmeye elverişli bir yumurtacık meydana getirebilecek güçleri vardır. Bununla birlikte âdet sırasında sadece bir tanesi yumurtalık dışına atılır. Graaf folikülleri birbîrinden ayrı iki biçimde gelişirler. Bir tanesi dışında, tüm üretici dişi hücreler (ovoSitler) soysuzlaşır ve bunları çevreleyen fol i küller iz bırakmadan ortadan kaybolurlar. Soysuzlaşma tehlikesinden kurtulan ve olgunlaşan folikül ise yumurtalık yüzeyine çıkar. Burada yarılır ve fallop borularından birinin ağzı yakınlarına ovositi bırakır. Bu sırada ovositin yanında hâlâ birkaç tane hücre bulunmaktadır. Ovosit fallop borusunun başlangıç bölümündeki yolu boyunca normal gelişmesini sürdürür ve birbirine eşit olmayan iki hücreye bölünür. Bu hücrelerden her biri yirmi üç tane kromozom içerir. Fakat hücrelerden bir tanesi yani yumurtacık, daha önce ovositin içinde bulunan tüm besleyici maddeleri kendisi ile birlikte taşır, öbür hücreler ise soysuzlaşır ve ölür. Bu süre, yumurtalığın yumurtacığın döllenmesini bekleyerek yapısını, daha önce anlatılan oluşum sürecine göre yumurtanın yuvalanması için hazırlama devresidir. Eğer döllenme meydana gelmezse döl-yatağı mukozası üremeye hazırlık işlemine son verir, sonra soysuzlaşır ve dölyatağı iç yüzeyinden ayrılır. Kadınlarda âdet kanaması denilen olay işte budur. Her aybaşını bir yenisi izler. Bu olayların meydana gelme düzeni ve zamanı karmaşık bir oluşumlar dizisi tarafından yönetilir. Söz konusu oluşumlarda en önemli rolü, hipofiz bezi oynar. Hipofiz bezi de beyinin derin katları (özellikle hipotalamus) tarafından yönetilir. Âdet döneminin ilk bölümü süresince hipofiz ikincil foli-küllerin üçüncül folikül olmalarını kolaylaştırır ve dişilik hormonu östrojenin salgılanması için uyarılarda bulunur. Âdet döneminin ikinci yarısında, yani yumurtalık tarafından yumurtacık oluşturulmasını âdet kanamasından ayıran on dört gün boyunca hipofiz, sarı cisimciğin ol”şması ve progesteron üretilmesi için gerekli öğeleri yumurtalığa geçirir.
Ortalama yirmi sekiz gün olan âdet döneminin süresi, kadınların durumuna ve yaşlarına göre önemli ölçüde değişiklik gösterir. Bunun gibi bu süre üzerinde iklim koşulları, hatta kadının ruhsal durumu değişiklik yapabilirler. Kadının ruhsal yapısının âdet süresi ile ilişkili olmasının nedeni kolayca anlaşılabilir. Çünkü âdet olayı beyin ile sıkı bir ilişki halindedir. Aybaşı devresinde görülen değişiklikler, yumurtalık tarafından yumurtacık üretilmesinin gecikmesi ya da hızlanması biçiminde ortaya çıkar.
Kadında yumurtalığın yumurtacık üretmesinin belirli bazı koşulları’ doğrudan doğruya bağlı olduğu ileri sürülemez. Buna karşılık tavşanlarda ve kedilerde dişiler cinsel birleşme sırasında ya da hemen sonra yumurtacık üretirler. Cinsel birleşmenin uyardığı beyin, hipofiz aracılığı ile yumurtalığa yumurtacık üretilmesi konusunda emir verir, bu olay hipofiz bezi ile beyin hipotalamus bölümü arasındaki bağlantı noktaları birbirlerinden ayrılarak açıklığa kavuşturulmuştur. Üzerlerinde bu uygulamanın yapıldığı dişi kedilerin cinsel birleşmede bulunmayı sürdürdükleri, fakat artık yumurtacık üretmedikleri görülmüştür. Bazı hayvanlarda, cinsel heyecan ile yumurtalığın yumurtacık üretmesi arasında çok daha sıkı bir ilişki vardır, örneğin yavru taşıyar. bir dişi farenin, kendi erkeğinden daha güçlü bir erkek fare görünce dış etki .olmadan yavrusunu düşürmesi, cinsel istek duyması, cinsel birleşmede bulunması ve yeniden yumurtacık üretmesi olanağı vardır. Kadın ruhsal açıdan öbür memelilere oranla daha zor etkilenir. Beyindeki hipotalamus hemen hemen düzenli bir biçimde işler. Bununla birlikte, bazı özel koşullarda ortaya çıkan değişiklikler bunun dışındadır. Bu yüzden bir kadında korku ya da çok güçlü bir heyecan sonucunda yumurtacık oluşabileceği ileri sürülmektedir. Bu olay uzun süren bir cinsel ilişkisizlik devresinin sona ermesi üzerine de görülebilir. Nitekim denizcilerin karılarında bu durum gözlenmektedir. Gerçekten de bu kadınların kocaları ile birlikte evlerinde bulundukları kısa devreler boyunca olan cinsel ilişkileri, çoğu kez, sürekli olarak bir arada bulunan karı kocalarınkinden daha fazla sayıda döllenme ile sonuçlanmaktadır. Aynı gözleme dayanarak, iik cinsel birleşmeden sonra gebe kalan genç kızların durumu da açıklanabilir. Gerçekten de kızlığın kaybedilmesinin yarattığı şiddetli heyecanın yumurtalığın yumurtacık üretmesi olayını hızlandırdığı sanılmaktadır. Bu durumda yumurtacık, öngörülen normal tarihten oldukça önce meydana gelebilir ve dolayısıyle döllenme âdet devresinin döllenmeye elverişli kabul edilmeyen bir bölümüne rastlayabilir. Hipotalamus, hipofiz ve cinsel bezler sisteminde emirler nasıl aktarılır? Hipo-taîamustan gelen emirler hipofize özel hormanlor aracılığı ile ulaşırlar. Releasing Facîors (R.F.) denilen bu hormonlar bir miligramın milyonda biri gibi çok ufak bir miktarda salgılanırlar. Üç tür Releasing Factors vardır. Bunlardan her biri, cinsel bezlerin işleyişini uzaktan düzenleyen hormonlar olan hipofiziri gonadotrofin hormonlarının üç tipinden birine uygun durumdadır. Böylece belirli bir Releasing Factors, hipofiz tarafından uygun gonadotrofin hormonunun serbest bırakılmasına yol açar. Folikül uyarıcı hormon, sütün oluşmasına yol açan hormon (prolaktin) ve lüteinleştirici hormon bilinen üç gonadotrofin türüdür. Folikül uyarıcı hormon, adının da belirttiği gibi foli-küllerin çoğalması için uyanlarda bulunur ve lüteinleştirici hormonun da katkısı ile foliküllerin östrojen üretmesine yol açar. Kandaki östrojen oranı yeterli bir düzeye erişince bu kez de hipotalamusa ilişkin Releasing Factors’ îerin serbest bırakılmasını engeller Bunun sonucu olarak folikül ayırıcı hormon salgılanması olayı da durur. Sütün oluşmasına yol açan prolaktin, sarı cisimciğin büyümesi için uyarılarda bulunur ve doğum gerçekleştikten sonra da memelerin etkinliğini uyarır. Lüteinleştirici hormon folikülün sarı cisimciğe dönüşerek progesteron üretecek hale gelmesini sağlar. Folikül uyarıcı hormon gibi îüteinleştirici hormonun da salgılanması hipofiz tarafından durdurulur. İşte bu sırada kanda progesteron oranı yeterli bir düzeye erişirse oluşum süreci işlemeye başlar. Bu yüzden iç salgı bezlerinin dengeli olması, ancak bu etkinliğin düzenli işlemesi ile gerçekleştirilmektedir.östrojenler kadın üreme organının gerektiği biçimde işlemesine katkıda bulunurlar, spermatozoitlerin geçmesine olanak sağlamak için dölyatağı muku-sunun yapısını değiştirir, dölyatağını kaplayan mukozayı çoğaltırlar. Progesteron, endometriyum adı verilen aynı mukoza yumurtaya gerekli maddeler salgılatır ve döllenmiş yumurtacığı kabul etmeye elverişli bir hale getirir. Bu hormonun başka görevleri de vardır. Dölyatağı müküsünü kalınlaştırır ve döllenmeye uygun olan devre bittiği zaman ona spermatozoitlerin geçemeyeceği bir yapı verir. Nihayet yuvalanma olayı gerçekleşince, dölyatağı boynunun kapanması konusunda katkıda bulunur.
Kadının âdet dönemi boyunca, dölyatağı iç mukozası üç devreden geçer. Âdet kanamasından yumurtalığın yumurtacık üretişine kadar hücreleri çoğalır ve bezlerinin hacmi artar. Yumurtacık üretiiişini izleyen on dört günlük devre süresince, bu bezler besleyici maddeler salgılar ve bunları biriktirirler. Üçüncü devre aybaşı kanaması ile gerçekleşen dışarı atılmadır. Âdetin başlaması ergenlik çağına erişen kızda meydana gelen tek değişiklik değildir. Bu devrede ayrıca yumurtalıklar, fallop boruları ve dölyatağı daha hacimli bir biçim alır, dölyolu iç yüzeyinin örtüsü kalınlaşır ve dölyolu salgıları asitli bir nitelik alır. Aynı gelişmeye uyarak dış cinsel organlar da büyür, klitoris kesin boyutunu alır. Bütün bu değişiklikler çok yavaş ve giderek ilerleyen bir biçimde gerçekleşir. Aybaşının ortaya çıkışı ise birdenbire olur ve yurnurta oluşumu ile uygunluk göstermez. Gerçekten de bir çok ay, hatta birçok yıl süresince âdet kanaması görüldüğü halde yumurtalık yumurtacık üretmez. Vücut sıcaklığının dölyatağı müküsünün incelenmesi ve sidikteki hormon miktarının saptanması yumurtacığın üretilip üretilmediğinin saptanmasını sağlar, işte bu yüzden önceden bir inceleme yapmadan, aybaşı gören ve dış görünüşü kadınlaşmış bir genç kızın, gerçekten gebe kalmaya elverişli olup olmadığını anlamak olanağı yoktur. Bazen de yumurtalık yumurtacık ürettiği halde âdet görülmez. İşte bu nedenle henüz âdet görmeyen bir genç kızın doğurmaya elverişli olmadığını ileri sürmek olanağı da yoktur. Ergenlik yaşı, kişiden kişiye, istatistiklerin doğruladığı gibi, bölgelere ve ülkelere göre değişir. Bazı uzmanlar bu değişikliği sadece ırk etkenine bağlarken, bazı uzmanlar sıcak ülkelerde erken gelişme daha çok görüldüğü için, en önemli rolü iklimin oynadığını ileri sürerler. Zengin beslenme düzeninin de, bir erken gelişme etkeni olduğu kesindir. Bazı törelerin, içinde yaşanan çevrenin de etkileri olabilir. Nitekim ergenlik öncesi devrede erkeklerden ayrı tutulan kızlarda aybaşı daha geç ortaya çıkar; buna karşılık karma eğitim erken gelişme açısından elverişli bir durum meydana getirir.
Erkeklerde, kadınlarda oldtığu gibi cinsel bir çevrim söz konusu değildir. Spermatozoit üretilmesi olayı sürekli biçimde gerçekleşir. Spermatozoitlerin vücuttan çıkarılması işlemi, ya dış çevreden gelen uyarılarla (cinsel birleşme) ya da cinsel bir içtepiyi, isteği karşılamak amacı ile istemli olarak) (kendi kendini tatmin) sağlanır. Ayrıca, uyku sırasında da boşalma olabilir. Tohum hücrelerinin üretilmesi, kadında olanın aksine devresel bir aybaşı düzenine bağlı değildir. Bununla birlikte ancak folikül uyarıcı hormonun etkisiyle gerçekleşebilir. Bu hormon spermatozoitlerin ana hücreleri olan spermatogonileri uyarır ve onların ilkin spermatosit, sonra spermatozpit meydana getirmeleri için bölünmelerini sağlar. Lüteinleştirici hormon erkekte, erbezlerinin testosteron salgılamasına olanak verir.
Erkeklik hormonu testosteron, erkek cinsine özgü nitelikleri vermek için, tüm vücut üzerinde etkisini gösterir. Bundan başka prostatı ve sperma kesesinj uyarır ve spermatozoitlerin beslenmesi ve yaşamlarını sürdürmesi için gerekli sıvıları salgılamalarına olanak sağlar. Bu maddeler meninin hacminin beşte dördünü meydana getirirler.
Erkek üreme bezlerinin ürettiği testosteron ayrıca sinir sistemi üzerinde şehvet uyandırıcı bir etkide bulunur ve sinir sistemine sadece görsel ya da duygusal cinsel uyarıları alabilmesini sağlar. Bu uyarıların etkisiyle erkeklik organının dikleştirici bölümlerine kan dolar ve bu organı şişirerek sert bir yapı verir. Erkeklik organı penisin dölyoluna girişi ve buradaki gidip gelme hareketleri, cinsel birleşme ismi verilen olayı meydana getirir. Cinsel birleşme meni gelmesi ile sona erer; bunu erkeklik organının hacminin küçülmesi izler. Bu süreç, erkekte her kez doyum (orgazm) sırasında en yüksek noktasına erişen çok yoğun duyumlarla birlikte gerçekleşir. Doyumdan sonra ruhsal ve kassal yorgunlukla birlikte bu duyumlar da kaybolur. Bu uyarılma olmaksızın erkek cinsel birleşmede kendisine düşen rolü yapamaz; erkeklik organının dölyoluna girmesi ve meni gelmesi gerçekleşmez. Kadın tarafından duyulan heyecan bu kadar yoğun olmaz. Çünkü üreme için kadının doyuma ulaşması gerekli değildir. Ancak kadının da doyuma ulaşması spermatozoitlerin dölyatağma daha çabuk çıkışına olanak verdiği için, üreme açısından yararsız deöildir
Hayvanlarda dişilerin büyük bir bölümü cinsel birleşmede doyuma ulaşamazlar. Bu yüzden doyumun üreme sürecinde çok önemli bir yeri olmadığını kabul etmek yanlış olmaz. Bununla birlikte son yıllarda kadınların doyuma ulaşması konusunda o kadar çok şey söylenmiş, o kadar çok şey yazılmıştır ki, bu konu üzerinde biraz durmak gerekir. Bazı uzmanlar, doyuma ulaşamayan kadınları soğuk olmakla suçlarlar. Bazıları ise, biraz daha ılımlı bir görüş öne sürerler. Gerçekten de cinsel birleşme sırasında doyuma ulaşıp ulaşamamasına göre bir kadının normal ya da anormal olduğunu ileri sürmek güçtür. Çünkü doyuma ulaşamayan birçok kadının yapısal ya da işlevsel hiçbir bozukluğu yoktur. Bu kadınların büyük bir bölümünün başka bir eşle ya da daha etkili yöntemlerin yardımı ile cinsel doyuma ulaşabilmeleri pekala mümkündür. Kadınlar cinsel yaşantıları boyunca iki devreden geçerler. Birincisi klitoris dönemi, ikincisi dölyatağı dönemidir. Ergenlik çağına erişen genç kız klitoris yöresinin uyarılması ile çok büyük heyecan duyar. Buna karşılık dölyatağı bölgesi çok az duyarlıdır. Dölyatağının uyarılması ile cinsel doyuruya ulaşma alışkanlığı bir çok cinsel ilişkiden sonra yavaş yavaş elde edilir. Bu olay, sinirsel bir şartlanmanın kazanılmasına bağlıdır. Bu nedenle bir anlamda bir çıraklık devresinden bile söz edilebilir. Bazı kez de ancak doğumdan sonra dölyatağının uyarılması cinsel doyuma vardırabilir.
İlk cinsel ilişkinin bir kanama ile sonuçlanması çok görülen bir olaydır. Gerçekten de dölyolunun aşağı bölümünü örten ve açıklığı penisin geçmesine olanak verecek kadar olmayan kızlık zarı, ilk cinsel birleşme sırasında yırtılır. Ancak bu olay devirlere ve bölgelere göre az ya da çok değişiklikler gösterir, örneğin kızlık zarı yırtılması Çin’de yakın zamana kadar bilinmiyordu. Bu, kuşkusuz Çinli annelerin küçük kızlarının dölyataklarının içini yıkamak alışkanlığının bir sonucuydu. Bu alışkanlığın bırakılması, kızlık zarı ağzının kendiliğinden genişlemesi olayına son vermiştir. Kızlık zarı erdemlik (bekâret) simgesi olduğu için birçok ülkede sağlam kalması büyük önem taşır. Çünkü kızlık zarının yırtık olması, daha önce cinsel ilişkide bulunduğunun belirtisi sayılır. Bu değerlendirme, kökü yüzyıllara dayanan bir ahlâk anlayışının sonucudur. Geçen yüzyılda batı ülkele’rinde zifaf gecesi kanama olmazsa bu olay çoğu kez ana baba akrabalar ve tanıdıklardan gizlenirdi. Ancak çoğu kez bunu gizli tutmak mümkün olmaz, tarafların aileleri birbirine düşerdi. İbranîlerde zifaf gecesi kan kaybetmeyen kadın, dört duvar arasına kapatılır ve orada ölüme mahkûm edilirdi. Bu yüzyılın başlarında Sicilya’nın iç yörelerindeki bazı köylerde zifaf gecesinden sonra kanlı çarşafın gün ağarırken balkona asılması geleneği vardı. Böylece gelinin erdeminin kusursuz bir durumda olduğu konu komşuya duyurulurdu. Bu geleneğe uymayan karı kocalar tüm yaşantıları boyunca alay konusu olurlardı. Hatta gizli ilişkilerini herkesin öğrenmesini istemeyen bazı evlilerin, bir tavuk kesip bunun kanıyle çarşafı lekeledikleri bile olurdu.
Eskiden evlilikten önce tam anlamıyle bir muayene söz konusu olmadığı için, kızlık zarının bütünlüğü konusunda, tıp bilimi açısından yapılmış istatistikler yoktur. Günümüzde ise birçok ülkede bekâret sorunu eski önemini yitirmiştir. Genç bir kızın cinsel bir ilişkide bulunmaksızın bile- kızlık zarını yitirmesi ise yaygınlaşmaktadır. ‘Vücudun iç bölümüne ilişkin sağlık kurallarının yaygınlaşması belirli devrelerde tampon kullanılması, spor ve hareketli bir hayatın meydana getirdiği örselemeler günümüz genç kızlarının kolaylıkla kızlık zarını yitirmelerine yol açmaktadır.
Kadınlar birçok ülkede gizlemeye ihti-vaç duvmadan evlilik öncesi cinsel ilişkiler kuracak derecede özgürlüğe kavuştuğundan beri, kızlık zarına verilen önem azalmış ve hekimler gerçekleri daha iyi yansıtan istatistiklere kavuşmak olanağını elde etmişlerdir. Bunun sonucunda, hiçbir cinsel ilişkide bulunmadığı halde kızlık zarında geniş bir delik bulunan kızların sayısının sanıldığından çok daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır.
Yeni yetmeler ergenlikle birlikte cinsel etkinliğe ulaşırlar.Cinsel etkinlik kadında menopoz ile sona erer. Erkekte ise cinsel etkinliğin sona ermesini belirleyen kesin bir olay yoktur. Uyumlu bir cinsel yaşamda çiftlerin fiziksel anlaşmaları kadar birbirlerine karşı gösterdikleri saygı da rol oynar.
Bu Sayfayı Arkadaşlarınıza Gönderin..!
Aradığınızı Bulamadıysanız Aşağıdaki Google Gelişmiş Aramayı Kullanın
Alt Kategoriler: adam otu, androjenler, Cinsel bezler, cinsel nitelik, erkeklik hormonları, hidrokarbür, hipofiz bezi, kadınlık hormonu, kan kurutan otu, kızlık zarı nerde bulunur, kızlık zarının önemi, kızlık zarının yırtılması, östrojen, progesteron, rezenede, testosteron
Üst Kategoriler Cinsel Sağlık, Kadın Sağlığı |
