« Cinsellikte Baskımı Hoşgörü mü.? | Main | Cinsellik Bilgileri Ve Cinsel Eğitim »
Kadın Hakları Ve Cinsellik
By admin | Mayıs 9, 2008
KADIN HAKLARI
Kadının toplum içindeki rolü XX. yüzyılda, özellikle ikinci Dünya Savaşından bu yana büyük ölçüde önem kazanmıştır. Cinsellik konusundaki düşünceler de değişmiştir. Kendi gereksinmelerini karşılamak ya da aile geçimine katkıda bulunmak amacıyle çalışmak zorunda kalan kadınların sayısı oldukça yüksektir. Bu kadınlar belli bir öğrenim gördükten ya da meslek eğitiminden geçtikten sonra meslek hayatına atılırlar. Anne olmak isteyen çalışan kadınlar yeni sorunlara göğüs germek zorundadırlar. Çalışan kadınların doğumdan sonra da çalışmaya devam edebilmeleri için çocuklarını kreşlere, daha sonra da ana okullarına bırakmaları gerekir. Ancak bugün ülkemizde bu gibi çocuk bakım kurumlarının sayısı sınırlıdır ve gereksinmeye cevap vermekten uzaktır. Bu sorun sadece büyük kentlerde, bir ölçüde çözüme bağlanabilmiştir. Günümüzde, çocukları bebeklikten başlayarak bir arada yetiştirmenin yararları ve sakıncaları üzerinde psikologlar çok farklı görüşler savunmaktadırlar. Günümüzün kadını iki olanaktan birini
seçmeye zorlanmaktadır. Yani kadın analık işleviyle toplumsal ve mesleki işlevleri arasında seçim yapmak zorunda kalmaktadır. Bu seçim kadının cinsel davranışında kaçınılmaz bir değişikliğe yol açmaktadır. Gerçekten de kadının davranışı ekonomik açıdan kocasına bağlı oluşuna ya da çalışma gücünün kendisini kocasıyle eşit duruma getirişine göre değişik olmaktadır. Evliliğin bir kurum olarak bunalımlı bir devre geçirdiği öne sürülmektedir. Bu bunalımın gerçeği yansıtıp yansıtmadığı toplumbilimciler, antropologlar, psikologlar, filozoflar ve din adamları tarafından tartışılmakta ve bu tartışmalar olağanüstü bir ilgi uyandırmaktadır. Sanayileşmiş ülkelerde ataerkil aile düzeni yavaş yavaş ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Artık aile baba, anne ve reşit olamayan çocuklarla sınırlanmıştır. Bu aile tipi özellikle’ kalabalık kentlerde, güç koşullar altında varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Buna karşılık küçük kentlerde ve daha az nüfuslu yerleşme merkezlerinde geleneksel aile tipleri tamamen ortadan kalkmamıştır. Büyük anne ve büyük babalar, hatta bazen bir amca, bir hala ya da bir yeğen ailenin içinde yer almaktadır. Ancak aile ocağının bu yapısını daha ne kadar zaman koruyabileceği sorusuna cevap vermek kolay değildir. Çalışma hayatının gereği olarak bireyler, hatta bazen aileler bir bölgeden başka bir bölgeye ya da ülkeden ülkeye göç etmek zorunda kalmaktadırlar. Bu durum toplumsal ilişkilerin niteliğini kökünden değiştirmektedir. Yerinden yurdundan ayrılarak kendilerine yabancı bir ortama yerleşen erkek, kadın ve çocuklar geldikleri bölgenin yaşam biçimine, alışkanlıklarına uymak zorundadırlar. Bu göç olayı psikologları ve toplumbilimcileri ailenin geleceği konusunda iyimserliğe yöneltmektedir. Gerçekten de psikologlar ve toplumbilimciler ailenin çağdaş dünyanın dengesini kaybetmeyen tek kurumu olduğunu öne sürerek evlilik kurumunun da geçerliliğini sürdürmeye devam edeceğini savunmaktadırlar. Margaret Mead gibi bazı antropologlar pek uzak olmayan bir gelecekte ailesel işlevin üreme ve çocuk yetiştirme konularında özel olarak yetiştirilmiş çiftlere bırakılabileceğini ve bu çiftlerin de toplumdan sağlam bir destek görebileceğini öne sürmektedirler. Bu durumda geri kalan erkekler ve kadınlar ise çocuk yetiştirme derdi olmaksızın tek başlarına, çiftler ya da daha büyük gruplar halinde dilediklerince yaşamakta serbest olacaklardır. Ayrıca, arı kovanlarında ya da karınca yuvalarında olduğu gibi, kollek-tif yaşama yararlı başka alanlarda uzmanlaşacaklardır. Aldous Huxley de Yeni Dünya adlı kitabında benzer bir görüşü savunmuştur. Siyasal güç aile kurmaya en elverişli eşleri seçmede hangi ölçütlerden yararlanacaktır? Geleceğin toplumu hiç bir duygusal bağa dayanmayan bu serbest birleşme biçimini benimseyecek midir?-Bu soruları cevaplandırmak kuşkusuz kolay değildir.Cinsiyet adıyle yayınladıkları bir kitapta, Ford ve Beach adlı cinselbilim uzmanları yüz doksan insan toplumunun cinsel davranışını bazı hayvan türleriyle karşılaştırmalar yaparak, incelemişler ve şu sonuca varmışlardır: Çocukluklarında kusurlu bir eğitim görmüş olan kişiler cinsel ilişkilerden en yüksek ölçüde zevk alabilmek için, yetişkin çağa geldikleri zaman ana oluşum süreçlerini hızla yaşamak zorundadırlar. Bu ise, her iki cinsten yeni yetişkin gençler için son derece güç olabilir. Hele bu gençler türlü cinsel yasaklar içinde çalkalanan bir toplumda yetişmişlerse durum daha da zorlaşır. Ford ve Beach görüşlerine şöyle devam etmektedirler:
“Çocukluğu ya da yeniyetmeliği sırasında cinsel organlarla oynamanın kötü olduğu, hele başka birinin cinsel organına dokunmanın çok ayıp olduğu ve heteroseksüel ilişkilerin (kadın ve erkek arasındaki normal cinsel ilişkiler) suç olduğu yolunda koşullandırılan erkek ve kadınlar, zifaf gecesi bu düşüncelerden bir anda s’ıynlmak zorunda kalacaklardır. Böyle ani bir değişikliğin gerçekleşmesi son derece güçtür. Hele koşullandırma çok iyi gerçekleştirilmişse, bu önyargılardan sıyrılmak için uzun zaman gerekecek ve belki de izleri hiç silinmeyecektir*
Bir kısım uzmanlara göre, bazı cinsel eğitim kavramlarının edinilmesi, iki eşe de evlilik ilişkilerini uyumlu bir biçimde düzenleme olanağı sağlayacaktır. Dickinson evlilik öncesinde kendilerine cinsel ilişkiler konusunda bilgi verilmiş kadınlarla, böyle bir hazırlıktan geçirilmemiş kadınların durumları arasında karşılaştırmalar yapmıştır. Elde ettiği sonuçlar, bilgi verilmiş olan her on beş kadından on ikisinin birleşme sırasında cinsel doyuma ulaştığı halde, bilgisiz bırakılmış olan kadınlardan ancak onunun bu noktaya erişebildiğini göstermiştir.
Bu Sayfayı Arkadaşlarınıza Gönderin..!
Kategoriler Cinsel Sağlık, Gebelik, Genel Sağlık, Kadın Sağlığı, Çocuklar |
